⏱️ Okuma Süresi: 2 dk
📝 Kelime: 395
🕐 Son Güncelleme: 08.09.2026 08:24
📌 Öne Çıkan Başlıklar
- 5 Eylül 2026’da yayımlanan yeni Sulak Alanlar Yönetmeliği, koruma alanlarını madencilik ve sanayi faaliyetlerine açtığı gerekçesiyle çevre hukukçuları tarafından sert eleştirildi.
- Uzmanlar, “suni sulak alan” tanımıyla maden çukurlarının denetimsiz bırakıldığını ve koruma bölgelerinde enerji tesisi inşasına imkân tanındığını savunuyor.
- Çevre hukukçuları, düzenlemenin kamusal denetimi zayıflattığını ve ağır metal kirliliği gibi ciddi çevresel riskleri beraberinde getirdiğini vurguluyor.
Türkiye’nin hassas ekosistemlerini ve su varlıklarını koruma altına alması beklenen Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği‘nde yapılan son değişiklikler, çevre hukuku dünyasında infial yarattı. 5 Eylül 2026 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan yeni düzenleme, doğayı korumaktan ziyade ticari faaliyetlere alan açtığı gerekçesiyle uzmanların hedef tahtasına oturdu.
Maden Çukurları “Suni Sulak Alan” Kılıfıyla Denetim Dışı
Çevre hukuku uzmanı Avukat Arif Ali Cangı, yönetmeliğin 4. maddesinde yapılan tanımların, madencilik faaliyetleri sonucu oluşan devasa çukurları “suni sulak alan” statüsüne soktuğunu belirtti. Bu durum, maden şirketlerinin çevreye verdikleri zararı gizlemelerine olanak tanıyor. Cangı, 17. maddedeki değişiklikle bu alanların yönetiminin doğrudan şirketlere devredilmesinin, kamusal denetimi tamamen devre dışı bıraktığını ifade ediyor. Ağır metallerle kirlenmiş bu “suni” alanlar, yaban hayatı için birer ölüm tuzağına dönüşme riski taşıyor.
Ekonomik gelişmelerin ekoloji üzerindeki baskısı son dönemde sıkça tartışılıyor. Yatırımcıların ve kamuoyunun dikkatle takip ettiği Ağustos ayının şampiyonu yatırım araçları gibi finansal veriler kadar, doğanın korunması da stratejik bir öneme sahip. Ancak yeni yönetmelik, bu dengeyi doğa aleyhine bozuyor.
Koruma Bölgelerinde Enerji ve Sanayi Kıskacı
Yönetmeliğin 22. maddesi, sulak alanların “sürdürülebilir kullanım” adı altında yapılaşmaya açılmasına zemin hazırlıyor. Uzmanlara göre, zaten kırılgan olan bu ekosistemlerde enerji tesislerine izin verilmesi, su kaynaklarının sürdürülebilirliğini imkansız hale getiriyor. Ayrıca, organize sanayi bölgelerindeki tesisler için getirilen denetim muafiyetleri, çevre kirliliğinin önündeki yasal engellerin kaldırılması anlamına geliyor.
Sadece sanayi ve maden değil, tarımsal faaliyetler için açılan su kuyuları da su varlıklarını tehdit ediyor. Bölgedeki üreticiler için tarım stratejileri hayati önem taşırken, fıstık tarlasını gölete çeviren mucizevi projeler gibi olumlu örneklerin aksine, bu yönetmelik kaynakların tüketilmesini teşvik ediyor.
Yargı Süreci Başlıyor mu?
Avukat Cem Altıparmak, yönetmeliğin 23. maddesindeki esnekliklerin, denetimsiz bir sanayileşme dönemini başlatacağını öngörüyor. Çevre hukukçuları, yönetmeliğin ilgili maddelerinin iptali için Danıştay’a başvurmaya hazırlanıyor. Doğanın anayasal bir hak olduğu vurgusuyla hareket eden uzmanlar, “koruma” kavramının “kullanım” ile yer değiştirmesinin kabul edilemez olduğunu belirtiyor.
Önümüzdeki günlerde, bu yönetmeliğin sahada nasıl bir yıkıma yol açacağı ve çevre örgütlerinin hukuki hamlelerinin sonucu merakla bekleniyor. Türkiye’nin su varlıklarını koruma sorumluluğu, sadece yasal metinlerle değil, sahada tavizsiz bir denetim mekanizmasıyla mümkün olabilir.



