⏱️ Okuma Süresi: 2 dk
📝 Kelime: 483
🕐 Son Güncelleme: 14.09.2026 07:50
📌 Öne Çıkan Başlıklar
- Yemen’de Husilerin kontrolündeki bölgeler ve bölgenin stratejik önemi, uluslararası güçlerin dikkatini Türkiye’nin olası bir askeri müdahale ihtimaline çekiyor.
- Tarihi Zeydi-Osmanlı ilişkileri ve güncel Mekke Anlaşması gibi ittifaklar, Türkiye’nin bölgedeki savunma stratejilerini karmaşık bir hale getiriyor.
- Analistler, Türkiye’nin mevcut konjonktürde doğrudan bir çatışmaya girmesinin düşük bir ihtimal olduğunu ancak bölgesel etkilerin yakından izlendiğini belirtiyor.
Orta Doğu’nun jeopolitik dengeleri, tarihsel bir döngüyle yeniden şekilleniyor. Yemen’de yaşanan bölünmüşlük ve Husilerin Babülmendep Boğazı üzerindeki stratejik hakimiyeti, Türkiye’nin dış politika gündeminin en sıcak başlıklarından biri haline geldi. Deneyimli kalem Yusuf Ziya Cömert, Türkiye’nin bu denklemin neresinde durduğuna dair kritik bir sorgulama başlattı.
Tarihin İzinde: Zeydiler ve Osmanlı Mirası
Yemen’in bugünkü yapısını anlamak için tarihin derinliklerine inmek şart. Husilerin mensubu olduğu Zeydiye mektebi, İslam tarihi boyunca özgün bir konuma sahip olmuştur. İmam Zeyd ile İmam Ebu Hanife arasındaki tarihi dayanışma rivayetleri, bölgenin kültürel ve dini kodlarını anlamak adına büyük önem taşıyor. Daha yakın dönemde, Birinci Dünya Savaşı esnasında İmam Yahya Hamidüddin’in Osmanlı Devleti’ne olan sadakati, bugün bölgede atılacak adımların tarihsel bir “hatıra” ile değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.
Ancak tarih, sadece nostaljik bir bağ değil, aynı zamanda stratejik bir ders niteliği taşıyor. Osmanlı’nın Yemen’deki İngiliz varlığına karşı verdiği mücadele, o dönemin küresel şartlarında nihai bir zaferle sonuçlanmasa da, bölgenin Türkiye için her zaman “hassas bir saha” olduğunu kanıtlıyor. Tıpkı günümüzde İsrail Savunma Sanayisi gibi bölgesel güvenlik odaklı farklı gelişmelerin yaşandığı bu dönemde, Yemen merkezli gerilimler Türkiye’yi daha dikkatli adımlar atmaya zorluyor.
Mekke Anlaşması ve Türkiye’nin Pozisyonu
ABD’nin, Mekke Anlaşması üzerinden Türkiye’ye yönelik “Husilere karşı aktif rol al” çağrıları, Ankara’nın dış politikasını zorlayan bir baskı unsuru olarak öne çıkıyor. Suudi Arabistan ve Pakistan ile kurulan savunma ittifakları, Türkiye’nin kağıt üzerindeki yükümlülüklerini artırsa da, sahadaki gerçekler çok daha farklı dinamiklere dayanıyor. Türkiye’nin doğrudan bir savaşa dahil olup olmayacağı sorusu, sadece askeri bir tercih değil, aynı zamanda derin bir jeopolitik hesap meselesidir.
Öte yandan, Türkiye’nin gündeminde sadece dış politika değil, iç güvenlik ve ekonomik dinamikler de büyük yer tutuyor. Ülkede 8 ilde düzenlenen dev yasa dışı bahis operasyonu gibi iç güvenlik meseleleri, devletin enerjisinin önemli bir kısmını meşgul ediyor. Türkiye, bir yandan bölgesel istikrarı korumaya çalışırken, diğer yandan kendi topraklarında hukukun üstünlüğünü tesis etme gayretini sürdürüyor.
Türkiye Böyle Bir Savaşa Girer mi?
Yusuf Ziya Cömert, Türkiye’nin doğrudan bir savaşa girmesi ihtimalini oldukça düşük görüyor. Tarihten alınan dersler, Türkiye’nin bölgedeki çatışmalarda doğrudan taraf olmaktan ziyade, dengeleyici ve diplomatik bir rol üstlenmeyi tercih ettiğini gösteriyor. Yine de, Türkiye’nin teknolojik gelişmelere uyumu gibi modern çağın gereklilikleri, dış politikada da yeni bir dönemin habercisi olabilir. Türkiye, askeri güçten ziyade stratejik derinliğini kullanarak Yemen krizinde bir “barış köprüsü” kurmaya mı çalışacak, yoksa bölgesel ittifakların baskısına mı boyun eğecek? Bu sorunun cevabı, önümüzdeki aylarda bölgede yaşanacak gelişmelere bağlı.



