⏱️ Okuma Süresi: 2 dk
📝 Kelime: 410
🕐 Son Güncelleme: 18.10.2026 11:40
📌 Öne Çıkan Başlıklar
- Salt Galata, “İşi Olmayan Giremez” başlıklı yeni sergisiyle çalışma alanlarının ve emeğin görünmeyen dünyasını ziyaretçilere sunuyor.
- Sergi; fabrikaların dönüşümü, üretim-kentleşme ilişkisi ve işçi bedeninin emek süreçlerindeki rolü üzerine odaklanıyor.
- Farklı sanatçıların çalışmalarıyla, endüstriyel mekânların toplumsal hafızadaki yeri ve kolektif direniş alanları sorgulanıyor.
İstanbul’un kültürel duraklarından biri olan Salt Galata, üretim, kentleşme ve emek arasındaki karmaşık ilişkileri odağına alan “İşi Olmayan Giremez” sergisine kapılarını açtı. Çalışma alanlarının genellikle kamusal bakışın dışında kalan, görünmeyen dünyasını farklı ölçeklerde inceleyen sergi, emeğin fiziksel ve dijital dönüşümünü sanatın diliyle ele alıyor.
Üretim Mekânlarının Dönüşümü ve Kentleşme
1980’li yıllardan itibaren küresel ölçekte yaşanan üretim dönüşümü, fabrikaların kent merkezlerinden çeperlere taşınmasına neden oldu. Bu süreçte eski sanayi alanları; konut projeleri, alışveriş merkezleri ve kültürel yapılara dönüştü. Ancak üretim, fiziksel sınırların ötesine geçerek lojistik ağlardan dijital uzama kadar geniş bir alanı kapsar hale geldi. Sergi, bu dönüşümü işçi bedeni, iş yeri, kent mekânı ve küresel dolaşım ağları üzerinden derinlemesine inceliyor.
Sanatçılar, emek-sermaye ilişkilerinin gündelik hayattaki izlerini sürerken, toplumsal eşitsizliklerin farklı boyutlarına da dikkat çekiyor. Bu noktada, bilimsel alanlardaki kadın temsiliyeti gibi farklı disiplinlerde tartışılan toplumsal dengesizlikler gibi, emeğin dünyasında da görünmeyen çok sayıda katman bulunuyor.
Sanatçıların Gözünden İşçi Bedeni ve Endüstriyel Hafıza
Sergi kapsamında yer alan çeşitli çalışmalar, emeğin bedensel ve mekânsal etkilerini farklı perspektiflerden sunuyor. Merve Bedir, insan, makine ve mekân arasındaki ilişkiyi, bedenin ve emeğin optimizasyon ile otomasyona tabi tutulması üzerinden araştırıyor. Kamil Dalkır ve Sibel Karadağ ise İstanbul’daki geri dönüşüm sahalarını küresel atık ekonomisi bağlamında ele alarak, Avrupa’dan ithal edilen atıkları işleyen işçilerin maruz kaldığı bedensel tahribatı merkeze alıyor.
Belit sağ, Sümerbank Bakırköy Bez Fabrikası’nın özelleştirme ve tasfiye sürecine odaklanarak, kamu fabrikalarının neoliberal söylemlerle nasıl dönüştürüldüğünü inceliyor. Dilşad Aladağ ise Simyonoğlu Fabrikası’nın müzeleşme sürecini resmi arşivler ve kişisel hafıza arasındaki gerilimler üzerinden aktarıyor. Sanatın toplumsal hafızayı canlandırma gücü, burada da çok belirgin bir şekilde hissediliyor. Tıpkı İzmir’de Manisa Kültür ve Sanat Festivali gibi bölgesel kültürel etkinliklerde olduğu gibi, bu sergi de yerel hafızayı evrensel bir emek sorunsalıyla birleştiriyor.
Kolektif Direniş ve Dayanışma Alanları
Metehan Özcan, iş ilanları ve fabrika yıllıkları gibi buluntu malzemelerle endüstriyel üretim ile toplumsal yeniden üretim arasındaki ayrımları sorguluyor. Sultan Gökdemir’in 1989 yılındaki işçi eylemlerini belgeleyen çalışması ise çalışma mekânlarının sadece tahakküm alanları olmadığını, aynı zamanda kolektif direniş ve dayanışmanın gelişebildiği yerler olduğunu vurguluyor. Sergi, küresel tedarik zincirlerinden tekstil işçilerinin emeğine kadar geniş bir yelpazede, üretimin görünmeyen yüzünü gün yüzüne çıkarıyor.



