⏱️ Okuma Süresi: 2 dk
📝 Kelime: 364
🕐 Son Güncelleme: 20.10.2026 15:37
📌 Öne Çıkan Başlıklar
- İstanbul’da meydana gelen sel felaketleri, aşırı yağışların yanı sıra bölgedeki yoğun kentleşme ve doğal drenaj yapısının bozulmasıyla doğrudan ilişkilendiriliyor.
- Uzmanlar, özellikle Ayazağa ve Kağıthane gibi dere vadisi etkileşimi yüksek bölgelerde, geçirimsiz yüzey artışının taşkın etkisini şiddetlendirdiğini belirtiyor.
- Meteorolojik veriler, yağışın şehir genelinde homojen olmadığını, fiziksel havza özelliklerinin hasar boyutunu belirleyen kritik bir faktör olduğunu ortaya koyuyor.
İstanbul’da yakın zamanda etkili olan şiddetli yağışların ardından meydana gelen sel felaketi, kentin altyapısı ve yapılaşma pratiklerini yeniden tartışmaya açtı. İTÜ Afet Yönetimi Enstitüsü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ömer Ekmekcioğlu, yaşanan afetlerin sadece yağış miktarıyla açıklanamayacağını, kentsel dokunun bu felaketlerdeki rolünün hayati olduğunu belirtti.
Kentleşme ve Doğal Drenajın Bozulması
Doç. Dr. Ekmekcioğlu, daha önce yapay zeka desteğiyle hazırladıkları sel risk haritalarının, gerçekleşen felaketlerle büyük oranda örtüştüğünü ifade etti. İstanbul’un kuzey ve iç kesimlerinde gözlemlenen yoğun yapılaşmanın, toprağın su emme kapasitesini düşürdüğüne dikkat çeken Ekmekcioğlu, “Yoğun kentleşme nedeniyle geçirimsiz yüzeyler arttı ve doğal drenaj sistemleri ciddi değişime uğradı,” değerlendirmesinde bulundu.
Şehrin farklı bölgelerinde kaydedilen yağış miktarlarının değişkenliği, olayın sadece meteorolojik bir “ekstrem durum” olmadığını gösteriyor. Örneğin; Beykoz’da 274,4 mm, Arnavutköy’de 222,2 mm gibi yüksek değerler ölçülürken, şehrin batı kesimlerinde yağışın çok daha düşük kaldığı görülüyor. Bu durum, altyapı projeleri planlanırken yerel topoğrafik özelliklerin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
Dere Vadileri ve Topoğrafik Risk
Kağıthane Deresi, Göktürk ve Kemerburgaz gibi bölgelerin, geniş hidrolojik sistemler içerisinde yer alması ve yerleşim alanlarının dere yataklarıyla iç içe geçmesi, risk seviyesini yukarı taşıyor. Özellikle Ayazağa çevresindeki eğimli yamaçlardan gelen yüzeysel akışların, alt kotlarda birikmesi, modern şehir planlamasında “doğal akış yolları”nın korunması gerektiğini hatırlatıyor. Benzer şekilde, kış ayları öncesi hazırlıklar ve şehir yönetiminin altyapı stratejileri, bu tür afetlerin önlenmesinde kilit rol oynuyor.
Öte yandan, Cendere Vadisi çevresindeki sanayi ve ticaret alanlarının artışı, bölgenin doğal akış koşullarını radikal biçimde değiştirmiş durumda. Ekmekcioğlu, “İstanbul’da yaşanan olay, hem kaydedilen yağış miktarları hem de ortaya çıkan etkiler bakımından dikkat çekici. Ancak hasarın büyüklüğünde havzaların fiziksel özellikleri ve kentleşme koşulları belirleyici rol oynuyor,” dedi.
Sonuç olarak; İstanbul’un sel riskini yönetmek için sadece meteorolojik tahminlere güvenmek yeterli değil. Şehrin her noktasında farklı bir risk profili olduğunu kabul ederek, geçirimlilik özelliklerini artıran yeşil alanların korunması ve drenaj sistemlerinin modernize edilmesi, afet yönetimi stratejilerinin merkezine yerleştirilmelidir.



