⏱️ Okuma Süresi: 2 dk
📝 Kelime: 377
🕐 Son Güncelleme: 05.11.2026 08:34
📌 Öne Çıkan Başlıklar
- Ankara’nın Washington politikasındaki temel stratejisi, ABD’de söz sahibi güçlü bir Donald Trump figürü üzerine kurulmuştu.
- ABD siyasi sisteminde bütçe ve yasama yetkisinin Kongre’de olması, başkanın tek başına karar almasını engelliyor.
- Kongre’deki demokrat ağırlığı ve Türkiye karşıtı isimlerin kritik komisyonlara gelmesi, F-35 ve Halkbank gibi konularda süreci zorlaştırıyor.
Ankara’nın Washington eksenli dış politika stratejileri, ABD siyasetindeki yeni dönemle birlikte ciddi bir sınavla karşı karşıya kalıyor. Uzun süredir yürütülen diplomatik süreçlerde, ABD Başkanı’nın kişisel diplomasisinin ve Trump’ın Washington’daki nüfuzunun Türkiye lehine sonuçlar doğuracağı beklentisi hakim olsa da, ABD’nin kurumsal yapısı bu beklentilerin önündeki en büyük engel olarak duruyor.
ABD Siyasetinde Başkan ve Kongre Dengesi
Amerika Birleşik Devletleri’nde başkanlık makamı ne kadar güçlü görünürse görünsün, kasayı tutan ve yasaları çıkaran asıl güç Kongre’dir. Türkiye’nin savunma sanayii ve dış politika ajandasında kritik öneme sahip olan F-35 programına yönelik kısıtlamalar, doğrudan bir başkanlık kararı değil, Kongre tarafından yürürlüğe konulan bir yasadır. Türkiye’nin S-400 savunma sistemleri konusundaki tutumu devam ettiği sürece, F-35 tedarikine yönelik engellerin kalkması ancak Kongre’nin onayından geçebilir. Bu durum, ABD’de demokrat ağırlığı ve yasama süreçlerinin nasıl şekilleneceği sorusunu gündeme getiriyor.
Yeni Dönemde Kritik İsimler ve Riskler
Washington’daki yönetim değişikliği ile birlikte, Türkiye’nin dış politika hamlelerini zorlaştırabilecek yeni isimler kritik görevlere getiriliyor. Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nin başına geçmesi beklenen Gregory Meeks’in, daha önce Türkiye’nin savunma projelerine yönelik eleştirel tutumuyla biliniyor olması, Ankara için önemli bir risk faktörü oluşturuyor. Benzer şekilde, Senato’ya giren ve geçmişte Türkiye’ye yönelik kısıtlamaları savunan Chris Pappas gibi isimlerin varlığı, diplomatik trafiğin zorlaşacağına işaret ediyor.
Bunun yanı sıra, Halkbank davası gibi hukuki süreçler de siyasi birer araç olarak kullanılmaya devam edebilir. Demokrat senatörlerin bu konuda “siyasi baskı” şüphesiyle soruşturma yürütmek istemesi, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin sadece başkanlar düzeyinde değil, derin bir kurumsal dirençle karşılaşacağını gösteriyor. Küresel ölçekte yaşanan uluslararası siyasi krizler ve değişen ittifaklar göz önüne alındığında, Ankara’nın sadece Washington’daki tek bir liderin söylemlerine güvenerek hareket etmesinin stratejik riskler taşıdığı değerlendiriliyor.
Sonuç olarak, Trump’ın kişisel yakınlık kurma çabaları ve “dostane” söylemleri, ABD Kongresi’nin yasama gücü ve komisyonlardaki siyasi eğilimler karşısında tek başına yeterli olmayabilir. Ankara’nın, Washington’daki bu çok katmanlı güç yapısını daha detaylı analiz ederek hareket etmesi bekleniyor.




