⏱️ Okuma Süresi: 2 dk
📝 Kelime: 386
🕐 Son Güncelleme: 28.10.2026 11:52
📌 Öne Çıkan Başlıklar
- Ankara’da çeşitli hastanelerde doğum sonrası bebeklerinin öldüğü söylenen ancak cenazelerini ve resmi ölüm belgelerini teslim alamayan aileler, çocuklarının yaşadığına inanıyor.
- 1980’li ve 90’lı yıllarda yaşanan olaylarda, hastane yetkilileri tarafından “bebek öldü” denilen ancak mezar yeri dahi bildirilmeyen pek çok mağdur aile bulunuyor.
- Yarım asra yaklaşan bir süredir “Ya çocuğumuz yaşıyorsa?” sorusuyla yaşamını sürdüren aileler, çocuklarının başka ailelere verilmiş olabileceği şüphesiyle hukuk ve vicdan arayışını sürdürüyor.
Ankara’da yıllar önce hastanelerde doğum sonrası bebeklerinin öldüğü söylenen ancak cenazelerini dahi teslim alamayan ailelerin hikayeleri, on yıllardır süren bir belirsizliğe ve derin bir vicdan azabına dönüşmüş durumda. Birçok anne ve baba, çocuklarının aslında ölmediğine, hastane ortamında başka ailelere verilmiş olabileceğine inanarak ömürlerini bu şüpheyle geçiriyor.
Cenaze ve Ölüm Belgesi Olmadan Taburcu Edilen Aileler
Yaşanan olayların merkezinde, hastane yönetimlerinin bebeklerin ölüm haberini vermesi ancak defin süreciyle ilgili hiçbir resmi kayıt veya fiziksel kanıt sunmaması yer alıyor. İsmet ve Rabia Duran çifti, 1990 yılında üçüncü bebeklerini beklerken benzer bir trajediyle karşılaştı. 21 Ekim 1990 tarihinde Zekai Tahir Burak Hastanesi’nde doğum yapan Rabia Duran’a, bebeğin bir virüs nedeniyle hayatını kaybettiği söylendi. Ancak çift, ne bebeğin cenazesini alabildi ne de resmi bir ölüm belgesine ulaşabildi. Defin yeri bilgisinin verilmemesi, çiftin yıllarca sürecek olan belirsizliğini başlattı.
Benzer bir durum Ankara’nın Mamak ilçesinde yaşayan Ayşe Ödemiş’in hayatında da yaşandı. 1985 yılında ilk çocuğunu kucağına alma umuduyla hastaneye giden Ödemiş, doğum yaptıktan kısa bir süre sonra bebeğini bir daha göremedi. 39 yıldır devam eden arayışında, bebeğinin hayatta olma ihtimalini her gün yeniden sorgulayan anne, yaşadığı travmanın büyüklüğünü dile getiriyor. Bebeklerin kaybı gibi travmatik süreçlerin ardından doğum yardımı ödemeleri gibi yasal haklar bile bu derin insani boşluğu doldurmaya yetmiyor.
Yarım Asra Yaklaşan Şüphe ve Vicdan Azabı
Hastanelerde yaşanan bu süreçler, ailelerin sadece çocuklarını değil, geleceklerini de ellerinden almış durumda. 1984 yılında doğum yapan Melek Demirtaş, bebeğinin öldüğünün söylenmesinin ardından ağır bir bunalıma girdiğini ve intihar girişiminde bulunduğunu ifade etti. Demirtaş, çocuğunun hastanede kaybedildiğine ve aslında yaşıyor olabileceğine dair inancını koruyor.
Bir diğer mağdur olan Türkan Güler ise bebeğinin kuvözde olduğunu, ancak ertesi gün bebeğinin öldüğünün söylendiğini belirtti. Hastane personelinin “Bebeği biz defnedeceğiz” diyerek aileyi eve gönderdiğini söyleyen Güler, hala kulağına bebek ağlaması sesleri geldiğini ifade ediyor. Bu durum, otların arasında kaybolan kardeşlerin mezar yeri belirsizliği gibi pek çok trajik olayla benzer bir belirsizlik ve kayıp duygusu yaratıyor.
40 yıldır “Ya çocuğumuz ölmediyse?” sorusuyla yaşayan aileler, resmi kayıtların eksikliği ve şeffaf olmayan hastane süreçleri nedeniyle adaleti ve evlatlarını aramaya devam ediyor.



